" bazen sadece yazarsın... başka yolu yoktur.
yazmak, kelimelere yatırdığım ölümümdür... "

10 Nisan 2013 Çarşamba

katil

yaşayarak çocukluğumuzu teslim ediyoruz hayata... 
yaşadıkça tüm kayıplar kabulümüz.
yaşadıkça ölümsüz acımız.
kanı bozuk bedenler yetiştiriyoruz hem de tam ruhumuzu içten dışa çevreleyen
yaşıyoruz ölmek için.
tırmanacak bir merdiven bulamadığımız için göğe, 
sorumluluklarımız var sandığımızdan bazen,
yaşamı kabullenmiş olmaktan daha öte basitleşemeyeceği için insan,
susmak gibi en kısasından,
belirsiz, ipe sapa gelmez, hevesli ve umutlu, 
unutkan ve kindar, hem de ahlaksız bi dile yerleşmiş küfür gibi yaşıyoruz en kolayından...




2 Mart 2013 Cumartesi

Tam ortasında delirdik hayatın


basit değil mi sahiplik olgusu ?
komik gelmiyor mu kayıplara acı duymak
o zaman delirmediniz daha
delirmedik..deliremedik rahatça...
bırakmadılar ki içimizden geldiği gibi deliyi oynayalım, kahkahalarımızı ayıpladılar...deliyiz ya hani...aklımızı sınırladılar. aklımızı sınadılar... buluta yeşil dedik, suya kırmızı...inanmadılar. biz deliyiz ya hani..gördüklerini doğru sandılar...

oynadık;

AKILLIYI VE ÖLÜYÜ...
SAVAŞI VE GÜCÜ...
BİREYİ VE SÜRÜYÜ...
SESSİZİ VE GÜRÜLTÜYÜ...
YALNIZI VE BÜYÜKLÜĞÜ...
İNSANI VE KÖTÜYÜ..
...ve hep, rolleri üzerine giyebilenler kurtuldu perdenin kapanış cinayetlerinden...

şimdi kendimizi kurtarmaya gücümüz eksik...hep beraber delirdiğimizde cennet olacak dünya...
sarhoş bir fahişe gibi başımız döndüğünde ancak çakılıp kalacak altımızda hızla dönen kürenin laneti. dünya ancak bi fahişenin maddi kazancı kadar erkek çünkü..
benim sana verebilecek daha büyük ve kalıcı isteklerim var..ölüm gibi...hayat gibi...
anlamıyorlar diye mi anlamıyorsun?

senle çok az konuşuyorum. bitme diye mesela... kaç kelime var bize bahşedilen...kaçını kaldırabilirsin benden duyduğunda ? ya da duymak ister misin ki ÇOK DELİRMİŞ GERÇEKLERİMİ??
geçip gittiğim dönülmez yolların kenarlarında yıkılmamış içi boş evler var...hepsi bu...

ne kadar güzel kaybediyoruz..zevk alarak..bilinçlice...
yanyana oturup kazandığını zannedenlere gülüyoruz..kazandığını zannedenlere içiyoruz...

isteğimiz orada olmak..ama orası diye birşeyin olmaması çok uzun bir drama işte...
her ölüye bir kelebek  hediye etmek..kanatlarından tutup hem de incitmeden..ama uçmasına da izin vermeden...
umut taşıyabilecek kadar çocuk da değiliz...umutsuz olacak kadar da büyüyemiyor eğilimlerimiz...
TAM ORTASINDA DELİRDİK HAYATIN... !
ne doğduğumuz karanlık deliğe dönebiliyoruz, ne de öleceğimiz aydınlık sonsuza sığınabiliyoruz...

tam da en orta yerinde delirdik hayatın... tam da en olmaması gereken yerinde bulduk kendimizi...en olmayacak işlerin adamıyız çünkü! en taşınmayacak akılların delirmişiyiz...

şimdi hoşçakalsın herşey.

perde yeniden açılıyor...roller bölüştürülüyor...
biz deliliğimizle övünürken aklından utananların dünyası bu!!!!!!!!!

3 mart 2013


http://www.youtube.com/watch?v=NlXENjvDsqc




11 Şubat 2013 Pazartesi

ölüye özlem

biri ölümden bahsetiğinde babaannemin hırkasındaki sabun kokusu gelir burnuma..
ölüm ancak bu kadar hayat kokabilir bir insana...


http://www.youtube.com/watch?v=XdtJ_BTmDVM

10 Kasım 2012 Cumartesi

hayat ölüme ara vermektir


Ne çok ölü yavru kedi gördüm bu hafta sokaklarda... Su birikintileri içinde...herşeyden vazgeçmiş halde... hayat ölüme ara vermektir...onlar verdikleri aradan sıkılmış olabilir mi...


22 Ağustos 2012 Çarşamba

mutlu olmak için çok geç,mutsuz olmak için çok erken


bazen mutlu olmak için çok geç, mutsuz olmak için çok erkendir... hayattasınızdır çünkü...henüz ölüm için fazla dinlenmiş, yaşam için fazla yorulmuşsunuzdur...
fazla düşünmüş, az boşvermişsinizdir. bu yüzdendir belki de..
kesin bu yüzdendir...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

hayatımın yarım kalan evleri...


zaman...ne garip bir kavramsın sen.20 yıl sonrasını, 20 yıl geçmemiş gibi yaşatabiliyorsun insana..
eğer şu an hala çocukluğunuzun geçtiği evde uyuyup uyanıyorsanız, biraz daha tam yaşıyor demektir ruhunuz hayatı...

bugün çocukluğumun geçtiği mahalledeydim...Ayazma mahallesi, Ressam Ali Rıza sokakta...

bahçelerinde seksek oynadığım, okuma yazmayı söktüğüm gün sokaklarından sevinçle evime koştuğum mahallede...
Salih Bey apatmanının içinde geçen çocukluğumu, Salih Bey apartmanının dışından izledim bugün...

İlk arkadaşım Selin, eviniz aynen duruyor sokağın karşısında.acaba sen nerdesin?

mutfak balkonumuzun tam altında, belediyenin zehirlediği köpeğin acı veren anısını bana sildirmek istermişcesine, siyah beyaz bir kedinin tam da oracıkta, tam da o köpeğin acılar içinde can verdiği yerde karşıma çıkması...

anneannem, sen şu an yürüyemiyorsun bile mesela...ama seninle yürüdüğümüz sokaklar, seninle çay içtiğimiz balkon hala orada...senin yaşlandığın kadar yaşamış balkon demirleri...sen belki biraz daha fazla...

tam 20 yıl geçmiş aradan, ama 20 yıl geçmemiş aslında...

herşey nasıl da boş , nasıl da dopdolu geldi bugün...hayat akıp giderken, geçmişten kalma paslanmış bir balkon penceresi bile nasıl tanıdık nasıl kıymetli ve paha biçilemez gelebiliyor insana...çoğu ev yıkılmış, yerine yeni binalar dikilmiş.henüz çok da fazla anısı olmayan, içinden çok fazla hayat geçmemiş binalar...sokağın köşesindeki bakkalın hala orada olması şaşırttı beni.hem de hala aynı kişiye ait olarak...bakkalın sahibi yaşlanmış, ve bakkal kapısı iyice eskimiş,girişi aşınmış...

paketlenmiş 20 yıllık bir anı o mahalle benim için...o zamanlar bana upuzun gelen yollar, uzak gelen mesafeler, bir avuç mahalleymiş meğer...
insan büyüdükçe mesafeler kısalıyor...
insan yaşadıkça dünya daralıyor...

babamı defalarca ağlayarak uzak seferlere uğurladığım, defalarca sevinçle uzak seferlerden dönüşünü karşıladığım pencereler hep orada...o pencerelerden gördüğüm tüm gemileri babamın zannederdim ben...gemilerimiz var derdim,babam o koca gemileri yüzdürüyordu biliyor musunuz??


ben öyle sanıyordum..çok fazla kağıt gemim oldu bu yüzden gazetelerden yaptığım.babamı da özleyince içine koyar, hiçbirini yüzdürmeye kıyamazdım...



insan büyüdükçe sokaklar daralıyor...
insan yaşadıkça dünya ufalanıyor...

.hatta babamın bir gece evimizin önüne parkedip, bize sürpriz yaparak aldığı ilk arabamız,fosforlu yeşil vosvos...34 YC 477…Yeşil Cevriye derdik kendisine.onu ilk karşıladığım pencere oradadır hala. vosvos bile orda...ya da kimbilir belki de şimdi hangi hurdalıkta ?

onun da benimle konuşabildiğini düşünerek konuşurdum onunla...biyere gideceğimizde koşarak önden gidip arka koltuğuna biner, halini hatırını sorardım...iyi de yapardım, artık konuşacak insan bile bulamazken hayatta,o zamanlar bir vosvosla bile dertleşebilirmişim...nasıl özlemez ki insan o günleri...düş kurmaya o mahallede başlamışım meğer...
2 ufak sokağın, 4 katlı ufacık bir apartmanın, bir avuç mahallenin 20 koca yılı barındırabileceğine kim inanır...
sanki 150 asır geçmiş üstümden...
daha yaş ne baş ne...
durum, ölüme ne kadar yaklaştığınla değil, yaşamı ne kadar yakınlaştırdığınla ilgili...

hayatımın yarım kalan duvarları,odaları,salonları,sokakları,evleri,insanları,sobaları var...artık dışardan bakmak zorunda kaldığım, içinde kimbilir kimlerin, kimbilir 20 yıldır neler yaşadığı yarım kalan evler...evler hep yarım, çünkü kimse yolcu olmaktan kurtulamıyor...benim geçip gittiğim odalar, başkalarının yolu.

eğer şu an hala çocukluğunuzun geçtiği evde yaşıyorsanız, biraz daha tam yaşıyor demektir ruhunuz hayatı...

Selin, Saliha, Nadire öğretmen, Nezahat teyze, Salih bey amca, Pervin abla, Duygu, Baybars, köşedeki bakkal, Şemsipaşa İlkokulu...kendimden çok sizler için gitmişim oraya...yaşamak dönüp dönüp geçtiğin yerlerden geçmek değil,yaşadığın güzellikleri böylesine berrak yüzlerle hatırlamaktır...

birkaç eski ve birkaç da yeni kare size o mahalleden...
ben susarım,zaman susar, fotoğraflar konuşur yine...


 1989.........19.mayıs.2012




                               
                                     







18 Mayıs 2012 Cuma

sizlibizli

okumayan,düşünmeyen,araştırmayan,yadırgamayan,görmeyen,duymayan,bilmeyen,farkındalığı olmayan,duygulanmayan,sorumluluk duymayan,acıtmayan,acımayan,konuşmayan,savunmayan,hakkını aramayan.......insanlar için dünya ve hayat bir cennet. bizlerin burda yeri yok ne yazık ki.. sadece üzerimize biçilen ömrümüzü dolduruyoruz. diğer taraf ise yaşıyor...çünkü düşünmüyor,okumuyor, görmüyor,duymuyor,anlamıyor,anlatmak zorunda kalmıyor. uyuyor,uyanıyor,karnını doyuruyor, ürüyor ve evet "yaşıyor"...


siz duyarsınız biz söyleriz

siz bakarsınız biz görürürüz,
sizin çevirdiğiniz sayfalar vardır, bizim okuduğumuz kitaplar
siz yaşayabilensiniz, ölüm çok korkunç ve uzak gelir size
biz yaşamamıza fırsat vermedikleriniziz, ölüm olağan ve sıradandır,olasıdır hep...
bizim düşüncelerimiz yasa"ktır,sizin kurallarınız yasa"
siz uyursunuz biz düşleriz
siz ürersiniz biz sevişiriz, 
sizin kazancınız,bizim kayıplarımızdır....

böyledir işte...


7 Mayıs 2012 Pazartesi

kedi kraliyeti


benim kedilerime daha çok yer var içimde insanlarıma olduğundan...daha çok yolum kesişiyor kendileriyle hayatın biyerlerinde çünkü. sizlerin kelimelerini anlayamadığım kadar çok anlıyorum mırıldanmalarının anlamını. hayatımın sayamadığım kadar çok sokağı var,sayamadığım kadar çok sokak kedisi. evcilleştirmeden oldukları gibi sevdiğim için onları, evcilleştirmeden olduğum gibi seviyorlar beni...insanların kral olduğunu sandıkları bir dünyada,kedilerin kraliyetinde yaşıyorum...

5 mayıs 'kedi kraliyeti

30 Nisan 2012 Pazartesi

sabun


önce insanlar gidiyor hayatından bir bir...sonra eşyaları..
tam avunacak bişeyler bulduğunda hem de. pek de avunacak birşey kalmadığı halde.

bugün çocukluğumun geçtiği ev satıldı.bugün çocukluğum satıldı...
büyükannemi son yolculuğuna camından uğurladığım ev satıldı. bugün arka balkonunun duvarına ilk aşkımın adını karaladığım ev satıldı.
ölmüş bir insanın hırkasından kalan sabun kokuları vardı duvarları arasında.her ne kadar o günden sonra gidememiş olsam da, varlığını bilmek güzeldi. odalarında, yaşlı bir kadının hırkasındaki sabun kokularının sinmiş olduğu duvarların varlığını bilmek...
koridorlarında ilaç kutularından evler yaptığım ev bugün satıldı.
bugün sabundan üretim çocukluğum satıldı.
elimde olsa sahip çıkardım,beslerdim büyütürdüm orada kapalı kalmış kendimi. şimdi ne oldu biliyor musun? şimdi olan sadece bir parçamın daha benden uzaklara gitmiş olması yeni sahipleriyle.
şimdi bütün sabunlar büyükannem,
şimdi bütün duvarlar sadece ev.
bütün evler boş.
bütün ölümler sabun.




28 Mart 2012 Çarşamba

kentsel ölüm





yine yeni bir tarihimiz yok oluyor. Tarlabaşı ölüyor...
"kentsel dönüşüm" adı altında "kentsel bir ölüm" sözkonusu. insanlar evlerinden çıkartıldı, evler yıkıldı yağmalandı...çocukluğumuzdan beri görmeye alıştığımız, fotoğraflarımıza bıkıp usanmadan yansıttığımız o renkli dokuyu, bizlerin çocukları göremeyecek ne yazık ki...yerini alışveriş merkezleri,lüks yapılar dolduracak. birçok yerde olduğu gibi...
insan, savaş sonrası bir şehirden ölüm sessizliğiyle geçer gibi oluyor Tarlabaşı'nda yürüdüğünde...bir garip hissediyor. cansız taş duvarların ağladığına tanık oldum orda. yokoluş çok yakınınızda gibi geliyor. yaşanmışlıklar çok uzağınızda...
bunun yanısıra sokakta hayatını çöplerden, orda yaşayan insanların verdiği yiyeceklerden sürdüren kedilerin köpeklerin açlığı, terkedilmişliği...orada artık yaşam yok, insan yok...soluk yok.insanların insanlara muhtaç bıraktığı canlılar zor durumda...çoğu aç...çoğu hasta...
ne yazık ki sadece fotoğraflar kalacak geriye..çok da uzak olmayan bir gelecekde...
yazacak çok da birşey yok. yazmak kanamak demek benim için. elden birşey gelmiyor,kan kaybetmekten başka...

28 Mart 2012











22 Mart 2012 Perşembe

ol'mak ve öl'mek



bugün varolan herşey birgün,
şu an bitmiş olan çok şey gibi bitecek diye korkuyorum. korkmak da değil benimkisi. tanımlayamıyorum...

bir rüzgar dingin olduğunu iddia ediyor, bir kelebek çok yıllar yaşayacağını.
insan inanıyor...inanmaya meyilli olduğu için hep. bu meyil bizi toz duman yapan.
insan sonsuzluğu avuçlayacak sanıyor tırnakları sökülürken duyduğu acıyla birlikte bile. bana kendimi anlamlı kılıyorken sen, ben kendime anlamsızlaşıyorum. öylece dönüp duran başı boş laflar gibi herşey...noktadan önce gelen tüm fiiller gibi başım boş...
yazmak ne güzel.kimse anlamayınca çirkinleşiyor harfler oysa. alfabede durduğu gibi katıksız değil hiçbiri. kimse anlamayınca hatalı başlıyor cümleler en başından.
aydınlık bir odaya hapsolmak, karanlık bi sonsuzluktan geçmek...ezberlediğim doğaçlama bir hayat bu yaşadığım.her gün yeni baştan hafızamı kaybediyorum..gayet bilinçli ve hatırlayarak...

dünya sahteliğini savunuyormuş öyle duydum. ben başka yollardayım oysa.herkes yolumu şaşırıyor...
kendini yitirilmemiş sanan ölü erkekler, hırkası sabun kokan yaşlı bedenler, hovarda insanlar, ağırbaşlı insaniyetler, düşkün umutlar, başı dik uykusuzluklar, çulsuz soylular, soysuz dostluklar, ölüme bulanmış nabızlar, betondan yüzler ve özüne kadar sokağa batmış çamurdan kediler sevdim...

ben burada kendimi bekliyorum.yürüyorum hızla, öyle ki gitmemek için.
ol'malı mı şimdi öl'meli mi yoksa ?
ol-makla öl-meyi ayıran sadece iki nokta ise,
üç nokta ile sınırsız kılabilirim kendimi hayata...


23 mart 2012

6 Şubat 2012 Pazartesi

yok ol'an


yavaş yavaş yok oluyor Haydarpaşa garı da... sadece taş bir bina değil yok olan...anılarımız, yaşadıklarımız, çocukluğumuz, ayrılıklarımız, kavuşmalarımız yok oluyor...bir yerden başlayıp bir yere giden,bazen hiçbiryerden başlamayıp hiçbiryere gitmeyen yolculuklarımız gibi yok oluyor...tüm istasyonlarımızı yapayalnız bırakırken utanmıyoruz. bu bizim yalnızlığımızın barınağı aslında.yıkılan, yokolan şu an'ımız gibi...herşey ne kadar basit ve yıkıma hazır. herşey ne kadar görmeyen gözlerin ardına kurulmuş...düşlerimizden uyanır gibi yaşıyoruz hayatı...silikleşiyor gerçeklerimiz...ve yine fotoğraf kareleri yaşatacak birçok şeyi...



29 Ocak 2012 Pazar

aşk'a ölüm raporu

artık aşk ve aşk'a dair yazacak pek bişey kalmadı..tüketti insanlar...
çok az kişinin yolundan geçen aşk yaşıyor mu halen yoksa hiç doğmadı mı bilinmez.
fazla düşünmek de iyi değildir insanın yalnızlığı açısından..cam gibidir yalnızlık çünkü.çizilir,kırılır, tamiri olmaz.katlanılabilecek bir hale gelmişken,katlanılmaz kılmanın manası yoktur...
yalnızlık sabırla işlendi bunca yıl
şimdi onu yüzüstü bırakmak olmaz.

26 Ocak 2012 Perşembe

bütün dünya'm hasta...

neden her yeni gün insanlara yaklaşma umudu taşırken nefret ediyorum daha çok????

neden görünümüm bir insanken onların arasında kendimi yapayalnız hissediyorum???? ne kadar boktan bi duygu...beni insanlığımdan soğutup, kendi cinsimden, soyumdan tiksinmemi sağlayan yine insan'ın ta kendisidir !

sokakta beslediğimiz bir kedi, başına tekme yedi bu sabah..üst kattaki komşularımızdan biri yaptı bunu...apartmana girdiği için...tek sebep bu. kimseye bir zarar ziyan vermişliği yok oysaki...öyle ya...onlara yaşayacak 1 avuç alan bırakmamışken,nasıl olur da biz insanların alanına girerdi bu hayvan...büyük bir suçtu bu. "vur kafasına" dedi kız annesine...sabahtan beri beynimde yankılanıp duran bu ses beni yiyip bitiriyor. "vur kafasına pisliğin, vur kafasına !!! vur vur vur kafasına !!!!! "

yetişip engel olamadım. o kadını ve kızını ellerimle öldürmeyi,acıdan kıvrandırmayı nasıl isterdim. yere yatırıp kafalarına vurmak vurmak vurmak. ve nihayet kan içinde kalmış kafalarını ezmek....

1 avuç mama alıp indim aşağı. tekmelenen başını avuçlarıma alıp sevmek istedim..yoktu..kimbilir ne oldu. şu an bir insan ölse karşımda, hiç etkilenmeden dimdik durabilecekken, insanoğlunun "vur kafasına" dediği değersiz bir can için ağlayabiliyorum.boğazım düğümleniyor... sevmenizi bekleyen yok bu zavallıları. sevgi öğretilmez çünkü...ama hiç olmazsa zarar vermeyin. onlara bizlerin sevgisi yeter...bizim insana verecek sevgimiz yok çünkü.kalmadı.bırakmadınız...elinizi sürmeyin,okşamayın onları...ama "vurmayın"da...

canım babaannem; "bir hayvan ağlarsa, bütün dünya hastalanır" derdi...benim bütün dünyam hasta sayenizde...

etrafımda ufak da olsa hastalıklarından arınmış bi dünya kurmaya çalışıyorum, dokunma etrafımdaki canlara insan ! pisliğini kendi cinsin üzerine akıt !

ölüm var değil mi? ölüm gelip alacak neyseki hepimizi.bunu bile bile kendinden kat kat zayıf olan şu canlıyla bitmeyen savaşın niye insan?? arabanızla vurup kaçıyorsunuz, tonlarca yemek atılıyor çöpe, bir avuç çıkarıp vermiyorsunuz. elinizde milyonluk köpeklerinizi gezdirirken, yanınıza yaklaşan şefkat bekleyen bir cana tekmeyi basabiliyorsunuz. bir poşete koyup çöpe atıyorsunuz ufacık canları. bu egoistlik niye insan? bu paylaşımdan uzaklık niye? senin bencilliğin benim hayat sevincimin sonu oldu insan !...

öldüğümde en çok insana benzeyen bedenimden kurtulacağım için seviniyorum...insan, seni sevmeye çalıştım inan, ama nefretim her geçen gün özenle büyüyor.iyileşmem için zaman yok...tüm dünyam hasta çünkü...

5 Kasım 2011 Cumartesi

bayramınız kutlu olmasın !


küçüktüm henüz..elim kalem tutmazken daha, önüme kanlı et dolu bi tepsiyi, alnıma kanlı parmaklarını uzattıklarında..SEVAP diye...dininizden ilk o gün NEFRET etmiştim..belki 4-5 yaşlarında iken.. komşunun bahçesinde bağlı keçinin ipini kesmiştim boyum yetişmediği için bi tabureye çıkarak...sonra iyi bir azar,güzel de bi dayak yemiştim amcamdan...Bİ CAN kurtardım diye... o CAN yakalandı sonra...
ben odamda ağlarken kesildi... kesilirken duyduğum sesleri hala unutmam..son çırpınışlarıyla nasıl bağırdığını hala unutmam...boğazından çıkan o boğuk nefes alışverişleri..ardından gelen sessizliği...
ve kan birikintilerinde,artık organ parçalarıyla oynayan çocuklar sonra...sevinen insanlar...güzel güzel giyinip birbirini kutlayan büyükler..O KADAR BÜYÜKTÜRLER Kİ..az önce bi can almışlardır çünkü... hala BÜYÜKSÜNÜZ siz..ben küçülüyorum dünyaya verdiğiniz acılardan..yıkıntılardan...

20 yıl geçti üstünden...hala aynı insafsızlık..aynı acılar..din adı altında tatmin edilen egolar...elden hiçbişey gelmemesi...çaresizlik...daha 4 yaşında ölüm ve vahşetin öğretildiği bir çocuk daha..

şu an hissettiğim;
çaresiz, düşkün boyunlara dayamış olduğunuz kör-keskin tüm bıçakların acısı...

16 kasım 2010




***



üzgünüm..sizlere iç açıcı,süslü tebrik kartları gönderemiyorum bayram için.ya da büyüklerimi ziyaret etmiyorum, el öpmüyorum... ben küçük şeylerin insanıyım çünkü...küçük şeyler için ağlayabilir, büyük şeyleri umursamayabilirim...bu yüzden adam olmayan içimle adam olmuş dışım birdir..beni tanıyan sever,tanımayan nefret eder...yargılamam kimseyi, ama kendimi de yargılatmam. karşımda koca adam ölür basar geçerim, bi karınca için mezar kazarım ellerimle yeri geldiğinde...
yıllardır, akıl sınırlarıma ulaşamamıştır bunca sevinç ve hazırlığın sebebi... acı her bedende aynı acıdır... bir insan etine saplanan bıçak ne kadar yakarsa etini, bir kuzuyu da öyle yakıp geçer. bu ayrımın sebebi nedendir? bunca sevinçle bunca sabırsızlıkla her yıl kutlanan can alma törenleri...?
ben küçük şeylerin insanıyım evet... küçük bilip kurban ettiğiniz hayvanların acısını boynumda taşıyacak kadar basit, küçük, önemsiz ve İNSANım...

5 kasım 2011


2 Kasım 2011 Çarşamba

içimdeki çok şeyin ölüm yıldönümü


içimdeki çok şeyin senle beraber ölüm yıldönümü bugün...acı azalmadı,yokluğun dolmadı...bıraktığın ufak bi müzikli kutu ile yetinmekteyim...
gülümseyen ise yalnızca kabuğum...beyaz saçlı prensesim,nasıl özledim seni...

yazacak ne çok şey var aslında..anlatacak ne çok şey var...
ama susmak daha az acı veriyor


19 Ekim 2011 Çarşamba

7 Ekim 2011 Cuma

saf yalnızlık


saf yalnızlık...
ham ve işlenmemiş
en katıksız en doğuştan
yaklaşılmaktan korkulur
bulaşıcı değildir oysa...

27 Eylül 2011 Salı

kedi

bir kedi...
bir anne kedi...
hasta çelimsiz bir anne sokak kedisi...

bir kedi...
kimi için bir et parçasıdır...kimi için günahtır...nankördür...uğursuzdur...kimi için yasaktır...kimi için ayıptır...
kimi için fazla abartılmaması gereken bir hayattır...


insanları tanıdıkça önemli kılınır kedi hayatında...
insanlardan uzaklaşmak demek, kediye yaklaşmak demektir...
parmakların dokundukça insanlığın soğuk tenine, tüylerinin sıcaklığı arasında uyuyakalmak bir kedinin, en büyük korunağın olur...
bir kedi...şekersiz bir çayı bile tatlı kılar bazen dizlerinde yatıyorsa eğer...
bir kedi..en yalnız kalabalığındır.
öğreneceklerin vardır kediden,
hem zorunlu efendidir, hem gönüllü köle sana...
bir kedi...camındaki çiçeklerin sahibidir,
boyun eğendir, boyun eğdirendir...

bir kedinin doğumu umudetmek demektir tüm umutsuzluklarına inat hayatın.
bir kedi öldüğünde yıkılır bütün köprüleri yaşadığın şehirlerin...

kedi...

kimi için hergün geçtiği yolda görmediği yüzyıllık yaşayanıdır kaldırımların.


bir kedi...
bir anne kedi...
zayıf çelimsiz bir anne sokak kedisi..

kedidir bahsi edilen...
konuşmayı bilmez ama gözleri çok şey söyleyen
yalnızca bir kedi...
bir anne kedi...

Marvel'a...
27 eylül 2011

13 Ağustos 2011 Cumartesi

beyaz saçlı prensesim

inan..benim atmakta olan kalbim, senin durmuş kalbinden daha fazla atmıyor...içinde bulunduğum dünyevi gürültü, senin uzak sessizliğinden farksız...üzeri toprakla örtülmüş yalnızlığın, nefes alabilen yalnızlığımdan fazla değil...beyaz saçlı prensesim...

babaanneme...

20 Haziran 2011 Pazartesi

içimdeki yer...

gece sabaha dönerken...



büyükada'da ilk vapuru bekleyiş...



en yalnız...


en yalın haliyle...


içimdeki yerde...

2 Haziran 2011 Perşembe

bulut yağmuru bırakıp gider...

bilmiyorum elimden gelebilecek olan çarelerin çaresizlik katsayısını..
ama iş işten geçmişlikse söz konusu, aslında hiçbir bulut yağmura küsemez...
sadece bırakıp gider...


4 Mayıs 2011 Çarşamba

bir ay tanrıçası karanlığı kendi ışığıyla silen...

(kızıma ufak bir armağan...onun uğruna dökülmüş birkaç kelime var artık ve ölümsüz olacak sonsuza dek...)



hayata karşı direnişiydi hikayeyi başlatan aslında..

onun gözleri bile yoktu..göremediği tek bir kardeşi kalmıştı yalnızca..




bir de göremediği ölmüş ailesi, sağnak yağmurun doldurduğu su birikintilerinin altında...
hastaydı,ıslaktı,açtı ve karanlıktı dünyası görmeyen gözlerinin ardında...




sonra bir kutuya taşındı yaşamları..bir avuç yemek,biraz da su vardı artık yaşamlarında...







karanlıktı yine her yer, ama en azından biraz daha sıcak bir karanlıktı bu kez onunkisi....


uzun yollar aşılıyordu hergün...hem karanlık hem acı veren yollardı...
çare olması bekleniyordu çabaların...
çare bulunamıyordu karanlıklarına..
"yaşamaz..." diyordu bilindik bir ses bazı günler...
"yaşamaz uyutmak lazım" dedi hatta o ses birgün...
zaten hastaydı,hali yoktu ve uyuyordu bütün gün kutusunda..
bi anlam veremedi olanlara...konuşulanlara...





yılmadı o...


birgün...
daha uzun bir yolculuğa çıktılar kardeşiyle..uzun ve karanlık bir yolculuktu içinden geçtikleri, bu kavramı-tanımı olmayan evrede...
sonra gözleri dikildi küçük kızın iğne ve ipliklerle..gözleri kanadı yine...
küçük kız ilk, kanı gördü gözlerinde...

etine saplanan sayısız iğneler miydi acıtan, yoksa bilinmezliği miydi her yeni günün...
o kimseyi acıtmamıştı böyle..anlam veremedi bu üzerine biçilmiş haksız çaresizliğe...
ağladı belki bilen olmadı...anladı-anlattı belki çok şeyi duyan olmadı...
uzun, zor ve karanlık günler geçti ardarda...bizler için hızla belki,
belki küçük kız için çok yavaş...
uzun zor ve
karanlık günler...


bigün bi ışık doğdu küçük kızın yeşil gözlerine..



çok tanıdık gelen bir kutuya taşındı yine hayatı..



kardeşi yoktu bu kez yanında..
yanlız ama artık aydınlığı olan bi hayattı...
hangisi daha iyiydi küçük kız için...bilinemezdi yanıtı...



sonra oyuncak bir faresi oldu küçük kızın..





sımsıkı sarıldı ona...ona sarılmak hayata sarılmaktı belki...




ilkinden daha sıcak bir evi..yumuşak minderleri oldu..





ve kendine benzeyen kardeşleri oldu...






oyunlar oynarken küçük kız herşeyden habersiz,






bilmiyordu kendisi için hazırlanmış bi ilan dolaşıyordu tüm ülkeyi...
taşınacaktı küçük kızın hayatı çünkü yine bir evden bir başka eve...
sığmıyor olabilir miydi küçücük bedeni ufak bir sepete ?





fotoğrafları çekiliyordu,yazılar yazılıyordu,insanlara yollanıyordu..
küçük kız oyunlar oynuyordu..evini kalıcı sanıyordu.....







zaman geçiyordu..kimse onu istemiyordu..
o giderek güzel bir kız oluyordu...






günler sonra birgün tüm ilanlar kaldırıldı aniden..
kendini öyle sevdirmişti ki görmeyen gözleriyle..zayıf çelimsiz bedeniyle..
onu başkasına veremeyeceğimizi anlamıştık artık biz de...
kucakladık onu bütün sevgimizle...





artık küçük kızın bir adı vardı...
çelimsiz varlığı, onca zorlukla mücadele eden ve yer yüzüne gönderilen bi ay tanrıçası oldu.




ışığı büyüdü..yeşil gözleri aydınlandı...bir evi bir adı oldu...




kendisini aynada bile ilk kez görüyordu...





sevdiği insanları bekleyebileceği bir penceresi oldu




daha da önemlisi penceresinden dünyayı izleyebileceği gözleri oldu...



çok sevilip çok öpülüyordu artık:)



kış soğuklarında altına girebileceği bir battaniyesi oldu







yaramazlık yaparken yakalanıyordu ama kızılmıyordu bile kendisine:)

yasaktı ama giriyordu çekmecelere




annesinin kitaplarında bile uyuyabiliyordu




küçük bir telefonu da vardı artık






hatta sevdiği bir yoldaşı oldu..




...ve birlikte rüyalara dalabileceği


şimdi bir yaşını bile aştı..




Luna, adına bir hikaye yazılmasını hakediyor..
çünkü o benim imkansız denilene inancım, hayata karşı umutla duruşum oldu.
O, kendisinden sonra birçok canı kurtarabilmemiz için başlangıç, bir cesaret oldu...
Gördüğümüz bütün kanayan gözlerin de aslında gülümseyebileceğine dair somut bir kanıt oldu...
sarılıp uyuduğumda onun nefes alan bedenine, hayattaki tüm zorluklara,yalanlara ve hainliklere karşı durup, nefes alabildiğim bir durağım oldu...
sevgiye karşı inanç oldu...ebediyet oldu...
hayat oldu...


içinizde mutlulukla taşıyabileceğiniz böyle bir hikayeniz olsun..bu hiç de zor değil...




evet dünyada yardıma muhtaç milyarlarca insan da var...ama ben "can" denileni ayırdetmiyorum...
bir sineği yaşatmanın, bir insanı yaşatmaktan farkı yok...
bir sineğin canını almanın, bir insanın canını almaktan farkı olmadığı gibi...

ve bu yüzden petshoplara karşıyız.. http://www.petshopgercegi.com/
bu yüzden sokakların yaşatılacak umutlarla dolu olduğunu düşünüyoruz...
umudunuzu para ile satın almayın...




onlar, kendilerine dokunmaktan kaçtığınız için ölüyorlar...oysa elinizi bir uzatsanız...



En güzel hikayem, güzel kızım Lunama...